Şarköy - Bir Saha Gezisi

Şarköy - A Field Trip

H. Cenk Dereli | 31. 10 . 2011 | Arkitera |

Mimarlık denen kavramı unutup, kendi meraklarıma, gözümün takıldığı şeylere, yapmak istediklerime bakmaya çalışıyorum. Böyle yapınca biraz da olsa o büyük sıkıntı azalıyor.

 

Tüm bunlar, adı "m" olan şu sepetin neresinde durur? Değil de; bu nedir, herhangi bir açıdan?

 

Hafta sonu İTÜ Mimarlık Fakültesi birinci sınıf öğrencilerinden Metaleptik Grubu ile, Tekirdağ Şarköy'e gittik. Sait Ali, Bozcaada dönüşü keşfetme dürtüsüyle farklı bir yoldan aynı doğrultuda devam etmek istediğinde sahilde kurulu dalyanları görmüş. Artık kendi kullanıcıları için adının daldır çıkart olduğunu bildiğimiz bu dalyanları görmek, unutulacak bir bilgi alanını incelemek ve belgelemek için oradaydık. Yanımızda yüzkırk(!) öğrenci ile beraber.

Dalgalı deniz, farklı tonda gri bulutlarla kaplı bir hava ve yeşil-gri-kahverengi-lacivert bir denizi arka planına alan bu narin, sanki yıkılacakmış gibi görünen yapılar; görünüşlerinin aksine dalgalara karşı sapa sağlam duruyor. Daire kesitli boru profillerin denize çakılmasından sonra karşılıklı iki profil demir ya da ahşaplar ile birbirlerine bağlanıyor ve böylece bir ayak oluşmuş oluyor. Ağustos ayındaki bu inşa, kıyıdan boy kurtarıncaya kadar denizin içinde, boyu geçen yerlerde de daha önce çakılmış ayaklara takılan uzatma konsol veya denize kurulan uzun ayaklı ahşap masalarla balyozlarla çakılarak gerçekleşiyor.

 

Sıra sıra ayaklar kurulduktan sonra; her biri diğeri ile uzun ya da kısa ahşap kalaslarla birleştiriliyor ve böylece denizin yaklaşık yirmi beş otuz metre içine uzanan bu yapılar ortaya çıkıyor. Her daldır çıkart farklı ihtiyaçlara göre boyu değişen bir kulübeciğe de sahip. Bazısı sadece, ağın indirilip kaldırılmasını sağlayan bir çıkrık için rüzgardan ve yağmurdan korunaklı dört duvar iken; bazısı soba yatak vb. diğer mobilyaları, depolama alanlarını; dolayısıyla da farklı işlevleri karşılayacak şekilde donanımlı ve sayıları üçe kadar çıkabiliyor.

 

Daldır çıkart sahibi balıkçı Osman Amca, "Bunlar doğanın desenleri" diyor.

Çünkü bu yapıyı yapmak için, insanın kendi aklında buraya yapıyorum ben bunu demesi yetmiyor. Dalyanın yerine, boyuna, yüksekliğine hep doğa karar veriyor.

Aslında araba tamircisi olan Kamil Usta, son zamanlarda kıyıda yapılmış daldır çıkartların çoğunun tasarımcısı ve yapıcısı. "Önce sandalla ya da denizin içinden kıyıya yakın, dalganın kazdığı kanalları keşfediyoruz" diyor ve detaylı bir şekilde anlatıyor:

"Daldır çıkartla balık avlamak için havanın bozuk olması, suyun bulanması gerek. hava sertleşince balık açıklardan kıyıya yanaşır ve çevresine göre daha derin olan bu su altı kanallarında ilerler. İşte daldır çıkartın ağı tam bu kanal üstüne gelmeli. Yoksa hiç balık geçmeyen bir yerde boşuna beklemiş olursun."

 

Karayı, bu yapının ince kalaslarında canbaz gibi terkedip, kulübenin görece genişliğinde bir taş gibi sabretmeli, balığa niyetlenen. Dibini görmediğin bir denize dalmış bir ağ; şansına ya da denildiği gibi "kısmetine" göre, birkaç çay içimlik, bir kaç duble atımlık zaman sonunda, çevirdiğin çıkrıkla dört tarafından yükselir ve ortası bir havuz gibi kalır. Bulanık suda ağı görmeden o sırada üzerinden geçen ya da oralarda dolanan balık ağda ise dört beş metre uzunluğundaki bir fileli kepçe ile alınır.

Kamil Usta, bu bahsedilen çıkrıklı sistemi geliştirip ona çarklar ve motorlar da eklemiş ve bazı daldır çıkartlarda bunu uygulamış.

Balıkçılar "Bazen tüm gece beklersin, daldırıp çıkartırsın hiçbirşey çıkartmazsın, bazense arka arkaya iki seferde her biri yedi sekiz kiloluk balık alırsın" diyorlar. Kamil Usta zaten büyük balık gelmezse almadığını, çünkü yalnız avlandığından, yoldan uzak ve aşağıda kalan daldır çıkartından dönerken tek seferde ancak iki büyük balık taşıyabildiğinden, torbalarla sandıklarla uğraşmadığından bahsediyor.

Ama bu yaz her kıyıda duyduğumun aynısı bu kıyıda da tekrarlanıyor. "Balık azaldı".

Üç aylık bir av süresi olan daldır çıkart artık kendini bu bilgi ve eylem alanına ve keyfe adamadığın sürece kullanılmıyor, çünkü kazandırmıyor. Osman Amca "masraflar ancak çıkıyor, hatta çoğu zaman zarardayız bile" diyor. Ardından da başlarındaki yıkım derdini anlatıyor.

 

İki bin iki yılından sonra yapılan daldır çıkartlar için maliye o zamandan bu zamana ödenmiş vergileri belgelemelerini, belgeleyemeyenlerin daldır çıkartlarının yasadışı sayılıp yıkılacağını bildirmiş. Osman Amca üçüncü kuşak balıkçı. Selanik göçmeni. Kullandığı daldır çıkartın yeri altmış yıllık. Bu yapılar zamana o kadar dirençli değil. Hemen her yıl tadilat görüyor ve bazen de tamamen yıkılıp yeniden yapılıyor. Kullandığı daldır çıkart iki bin ikiden sonra yapılmış ve belge gösteremiyor, maliye de ona belge bulamıyor. Yaptığı işten dolayı yaşına göre fazlasıyla yıpranmış bedeni umutsuz, ara ara yaptıkları işin zahmetlerini ve bu yapılara bağlılıklarını anlatırken gözleri doluyor.

 

Kıyı boyunca yirmi beş, otuz tane daldır çıkart var. Bunlardan sadece yedi tanesi istenilen belgeyi gösterebilmiş durumda. Her biri kendi yerlerine özgün, kullanıcısının ve kurulduğu yerin hikayesini anlatan neredeyse yirmi kadar yapı yıkılacak. denizden on metre içeride, hem kamusal kullanım alanlarını, kıyıyı işgal etmiş, hem doğaya girmiş! Binaların yapımına izin veren kanun yapıcı ve uygulayıcılar, denize zarar vermek bir yana, ondan öğrenen, üzerinde zarifçe yükselen, başlı başına belirli eylem ve yapım geleneğine dair sanki bir kitap olan bu yapıları yıkmak için bir an bile düşünmüyor.

 

Tesadüfen girilen bir yol.

 

İnsanları nelerle karşılaştırıyor; kimlerle tanıştırıyor; neler neler düşündürtüyor. Unutmanın ne kadar kolay olabileceğini hatırlatıyor. Mesela İstanbul'daki bu dalyanlar unutuldu.